“Andolsun ki biz Âdemoğullarını ‘tekrîm’ ettik (üstün bir izzet ve şerefe mazhar kıldık). Onlara karada, denizde taşıyacak vasıtalar verdik, onlara güzel güzel rızıklar verdik, onları yarattığımızın birçoğundan cidden üstün kıldık.” (İsrâ suresi, 17:70)1

Bu âyet-i kerîme, insanın Allah tarafından tekrîm edilmiş, yani “keramet” ve şeref sahibi bir varlık olduğunu beyan ediyor. 19. yüzyılın büyük müfessiri Âlûsî, tekrîm edilmenin anlamını şöyle açıklıyor: Yani insanları iyisiyle kötüsüyle kesin bir biçimde keremli, yani şerefli kıldık ve sınırlandırılıp kuşatılması mümkün olmayan güzelliklerle donattık.

Müfessir, mükerrem oluşun anlamına dair çeşitli rivayetleri aktarır. Bu rivayetler arasında akıl sahibi olması, yediklerini diğer canlılardan farklı olarak elleriyle ağızlarına götürmesi, konuşabilmesi, dik durarak yürümesi, suret güzelliği, diğer yaratılmışlar üzerindeki hâkimiyeti ve onları kendisine musahhar etmesi, dünya ve ahiret işlerini planlayıp düzenleyebilmesi, yazı yazabilmesi, Resûlullah (s.a.v.)'in bir insan olarak yaratılmış olması, Allah'ın insanlığın atası Hz. Âdem'i iki eliyle yaratması gibi insanın kerametinin gerekçesi olarak izah eden açıklamalar bulunmaktadır.

İnsan –sırf insan olması dolayısıyla– saygıya layıktır. Bu liyakatin kökeni Yaratıcıya aittir.

Buna göre insanın yaratılmışlar içerisindeki seçkin yerini, keramet sahibi oluşunu, yani onun diğer birçok varlıkta bulunmayan bir üstünlüğe, izzet ve şerefe sahip oluşunu insanın yalnız belirli bir hususiyetine hasretmek doğru olmayacaktır. Maddi ve manevi bütünlüğü içerisinde insan, yapısı ("binâ"sı, "neş'et"i) ve hakikatiyle mükerremdir. Mükerremlik, kişinin cinsiyetinden, yaşından, mensup olduğu dinden, ahlaki özelliklerinden bağımsız olarak tüm insanlara şamildir.

Fıkıhta Keramet ve Hürmet/İhtiram

Keramet vasfı insana doğumundan itibaren değil cenin hâlinden itibaren refakat eder ve ölünce de ondan ayrılmaz. Ölünün bedenine de keramet vasfı gereğince saygıyla muamele edilir. Keramet vasfı yalnız müminlere ait olmadığı için, “Ölünün kemiğini kırmak, dirinin kemiğini kırmak gibidir.” hadîs-i şerîfinin ifade ettiği prensibe göre, kâfir kemiklerini kırmak da caiz görülmemiştir. Zira insan –dininden bağımsız olarak– sureti ve hilkati sebebiyle mükerremdir.

Fıkıh kitaplarında insanın kerametine eşlik eden, ondan ayrılmaz bir vasıf da “hürmet”tir. İnsanın hürmeti, onun kerametinin tabii bir sonucu olarak düşünülmesi gereken bir hukuki ve ahlaki statüdür. Kâsânî'nin dediği gibi: “Âdemînin hürmeti malın hürmetinin fevkindedir; zira malın hürmeti onun dışındaki bir unsurla ilgili iken insanın hürmeti kendi zatından kaynaklanır (liaynihî).”

Fıkıh kitaplarında insan bedeninin parçaları, satıma konu olup olmaması bakımından ele alınır ve mesela insanın kemiklerini ve kıllarını satmanın caiz olmadığı ifade edilir. İnsan bedeninin parçalarını herhangi bir akdin konusu yapmanın yasak oluşunun sebebi, bu parçaların necaseti değil, aksine kerametidir.

Sekiz Klasik İlke

İnsanın keramet ve hürmeti ile ilgili olarak klasik fıkıh kitaplarında yer alan şu ilkelere atıf yapmak yerinde olur:

  1. İnsan zatı itibarıyla mükerremdir.
  2. İnsan diriyken de ölüyken de temizdir.
  3. İnsan –kâfir bile olsa– ölümüyle necis olmaz.
  4. Zaruret hâlinde dahi insan etinin yenmesi caiz değildir; çünkü insanın kerameti buna engeldir.
  5. Canın hürmeti, sahibinin izniyle ortadan kalkmaz; rızaya dayalı öldürme caiz değildir.
  6. İnsanın hürmeti, malın hürmetinden önce gelir.
  7. Boğulmak üzere olanı kurtarmak, malı korumaktan daha önceliklidir.
  8. Gerekirse ibadeti bozmak pahasına hayatın kurtarılması gerekir.
[ Klasik fıkıhtaki keramet kavramı, bedenin metalaştırılamayacağı düşüncesini hem hukuki hem ahlâkî bir ön kabul olarak kurar — insanın özsel saygınlığı, sonradan kazanılmış değil verili bir nimettir. ]
Sayı 87 manşet görseli
Sabah Ülkesi · Sayı 87Klasik fıkıhtaki keramet kavramı, bedenin metalaştırılamayacağı düşüncesini hem hukuki hem ahlâkî bir ön kabul olarak kurar — insanın özsel saygınlığı, sonradan kazanılmış değil verili bir nimettir.

Liberal “Bedene Malikiyet” Tasavvuru

"Bedene malikiyet" tasavvuru, İslam'ın insan ve mülkiyet anlayışı ile liberal yaklaşımı ayıran kritik nokta olduğu için, liberal teorinin konuya dair yaklaşımına mukayese amaçlı olarak kısaca bakmakta fayda var. Kanadalı siyaset bilimci Crawford Brough Macpherson, Mülkiyetçi Bireyciliğin Siyasal Teorisi isimli kitabında, modern liberal demokratik teorinin kaynağı olan 17. yüzyıl İngiliz siyaset düşüncesinin karakteristiğini "mülkiyetçi bireycilik" şeklinde nitelemişti.

Hobbes, meşhur eseri Leviathan'da, insanların fiyatından şöyle bahsediyor: “Bir insanın kıymeti veya DEĞERİ, bütün diğer şeylerde olduğu gibi, onun fiyatı, yani onun kudretinin kullanımı için verilmesi gereken şeydir … Pek çok başka şeyde olduğu gibi insanlarda da fiyatı belirleyen satıcı değil alıcıdır.”

Bütün değerlerin piyasa değerine indirgendiği bir yerde, adalet de bir piyasa konseptine indirgenir.

John Locke'un iktisat bilimini derinden etkileyen emek-değer teorisine göre, bir kişi bir şeye emeğini kattığında ona malik olma hakkını edinmektedir. Böylece doğal durumda ortak mülkiyetin nesnesi olan yeryüzü, bedenin bir uzantısı olarak emek sayesinde kişisel mülkiyete dönüştürülmektedir.

Kevn-i Câmi' ve Halife Olarak İnsan

İnsanın yaratılmışlar içerisindeki biricikliğini temellendiren fikirler içerisinde Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin (ö. 638/1240) açıklamaları derinliği ve zenginliği ile dikkat çeker. Ona göre âlemde yaratılan her şeyin birinci maksadı Hakk'ı bilmek ve O'na kulluk etmektir; ikinci maksat ise âlemde halife olan İnsan'ın var olmasıdır.

İbnü'l-Arabî'nin ifadeleriyle: “İnsanın yapısında, Allah katındaki her yüksek konuma ve her yüce makama ehliyet vardır. Çünkü onda ilahi birleştiricilik (cem'iyyet) vardır.” İnsanda meleklerde bulunmayan bir kapsayıcılık (kevn-i câmi') bulunmaktadır.

Şu hâlde her insan potansiyel bir insân-ı kâmildir ve tüm bu varoluş macerasının amacı, bireylerin kemal potansiyelini kuvveden fiile geçirerek Allah'ı ve kendilerini bilmeleridir.


Bu yazının tamamı, dipnotlarıyla birlikte derginin matbu nüshasında ve dijital abonelikte yer almaktadır.

* Prof. Dr., Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi.